27 Nisan 8 Mayıs tarihleri arasında Türkiye’deydim. Çok güzel, çok önemli ve unutulmaz 11 gün geçirdim. Bir kaç yıldır 1 Mayıs’ta İstanbul’da olmak istiyordum. Bu sefer başardım, evet istediğim olmuştu, hemde çok önemli bir 1 Mayıs’ta, Kanlı 1 Mayıs’tan tam 30 yıl sonra. Yine Taksimdeydik, Yine Taksimde olacaktık. Saat 9’da Beşiktaş’ta Yurtsever Cephe’nin bayrağının altındaydım. Çevik kuvvet karşımızda. Onlar gaz maskeleriyle, onlar coplarıyla. Daha tam toplanamamıştık bile, toplanamamıştık çünkü yollar kapalıydı. İstanbul ‘un kapıları, Taksim’in kapıları, Beşiktaş’ın kapıları emekçilere kapalıydı. Dağıtın emriyle çıkmıştı çevik karşımıza, çevik hazırol denildiğini duyduk, tek amacı dağıtmaktı, dağıttı ama yinede amacımıza ulaşmamıza engel olamadı. O kadar çok biber gazı kullandılar ki, Beşiktaş’ta o an orada olan herkes etkilendi. Ben en çok etkilenenlerden biriydim, 2 saat boyunca gözlerimi açamadım. Cop ağrıları ise gözlerimi açtıktan sonra başladı. Göz altına alınmaktansa son anda kurtuldum. Çok komik bir şekilde hemde. Polis tuttu kolumdan, içimden dedim ki işte şimdi gözaltına alınıyorum, o anda bir başka kişiyi daha tutmaya çalıştı, oysa orada kişi başına bir polis düşüyordu, neden iki kişiyi tutmaya çalıştı anlamış değilim, zaten bu polislerin yaptıklarına akıl sır ermiyor. Kolumdan tuttuğu an « bırak » diye bağırdım, o an ki tepkime şaşırmış olacak ki bıraktı, yada başka bir sebebi var, bilmiyorum. Sonra üç dört polis üzerime yürüdüler, o an gözüme çarpan büfeye yöneldim ve oradan geçen biriymiş gibi davrandım. Sonra polisler eşliğinde kalabalıktan uzaklaştım, bir kafeye geçtim. Gözlerim yarım açık bir şekilde vardığımda cafeye gördüm ki bir ben değilim herkes benim gibi, ellerinde limonlar, bibergazını etkisiz hale getirmeye çalışıyorlar. Durumum gitgide kötüleşti. Gözlerimi hiç açamaz hale geldim. Bu yüzden çıkamadım Taksim’e. Ama beni temsilen çok fazla kişi vardı Taksim’de. Yinede içim içimi yiyordu hani diyordum bu kadar bibergazı yemişken, bu kadar cop yemişken orada olmak benimde hakkımdı. Ama sözüm var kendime gelecek yıl tek başıma da olsa çıkacağım.
30 yıl önce 1 Mayıs 1977’de, yaptıklarını yine yapmak istediler. Yine olağan güçleriyle saldırdılar. 35 yıl önce 6 Mayıs’ta nasıl 3 fidana kıydılarsa…
İkinci önemli şey ise katıldığım bağımsızlık yürüyüşüydü. Büyük bir imaj değişikliğiyle çıktım arkadaşların karşısına o gün. 1 Mayıs’ta o an onları yaşamış kişi değil de sanki başkası vardı karşılarında. Hiç etkilenmemiş gibi. Birara “bırakın basın açıklamasını ben yapacağım” bile dedim.
Şimdi internette Beşiktaş’tan görüntüler var, izliyemiyorum. İzledikçe aynı şeyleri yaşıyorum, bibergazının kokusu tekrar burnuma gelmeye başlıyor, bunalıyorum.
2 Mayıs’ta Beyazıt’ta basın açıklaması yapılmadan önce bir cafeye oturduk ama aklımdan yine polisler dağıtırsa sorusu geçip duruyordu. Bir daha yaşamak istemiyordum aynı şeyleri. Bu sefer yanımda çantada vardı mümkünati yoktu koşamazdım o şekilde. Ama limonlarımı hiç ayırmadım yanımdan. Dilimden düşmeye 3 kelime « limon hayat kurtarır » oldu o günlerde. Bu polisin sağı solu hiç belli olmaz diyerek getirdim yanımda. Basın açıklamasından sonra yürümeye başladık. Hadi tek sıra halinde yürüyeceğiz dediler kabul ettik. Havada yağmurlu. Kadıköy’e geçeceğimizi biliyorduk ama nasıl, nereden hiç bilgimiz yoktu. Başladık yürümeye. İnsanlar bakıyorlar, « sonu ne zaman gelecek » diye söylenenler oldu, gelmez bunun sonu dedim birkaçına. Bazen arabadakilere öyle bir çıkışmışım ki, bir ara yürüyüşte yanımda olan kuzenim « halkıma öyle davranma » bile dedi. Haketmeseler yapar mıyım hiç.
İlkönce dedik ki tamam Eminönü’nden bineceğiz vapurlara Kadıköy’e geçeceğiz, Eminönü’nden geçtik. Köprüdeki halimiz süperdi, görüntü görmeye değerdi. Sonra Karaköy’den vapura bineceğiz diye düşünmeye başladık. Karaköy’den de hiç durmadan geçtik. Beşiktaş‘a doğru yola koyulduk. Güzel bir düşünceydi. Dün Beşiktaşta dağıtmaya gelen polisler şimdi bizimle sivil bir halde Beşiktaş’a doğru yürüyorlardı. Bizim bir amacımız vardı, bağımsızlık için yürüyorduk onlarsa bizi takip ediyorlardı. Birara « iki gündür bunlardan çektiğimiz nedir » dediklerini bile duyduk. Iki gündür biz davet etmiyorduk onları o yüzden sorunun cevabı bizde değildi. Ayrıca 1 Mayıs’ta biz daha çok zarar gördük, biz hiç şikayet ediyor muyduk onların yakın takipte oluşlarını. Asıl bizim neydi iki gündür onlardan çektiklerimiz!
Yürüyüş devam ediyordu, Kocaeli’ne trenle geçtik, bir tren dolusu insan, bir tren dolusu Yurtsever, bir tren dolusu Deniz Gezmiş. Her durakta, Kocaeli’nde, Bolu’da, Eskişehir’de yürüyerek büyüyorduk, çoğalıyorduk. Çoğaldığımızı gördükçe daha çok yürümek istiyorduk, yürüyorduk.
1 Mayıs’tan sonra polislerle ilk defa Ankara’da tekrar karşılaştık. Bu sefer daha hazırlıklıydık, bu sefer zincirlerimiz daha sağlamdı.Uzaktan bakmakla kaldılar.
6 Mayıs’ta 3 fidanın, Deniz Gezmiş’in, Yusuf Aslan’ın, Hüseyin Inan’ın, mezarını ziyaret ettik. Bizden önce gelenler vardı, bizden sonrada orada kalanlar. Biz karanfillerimizi bırakıp oradan ayrıldık, yürüyüşümüz bitmemişti daha… Ve hala sürüyor… Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…
Deniz